25 Kasım 2016 Cuma

Pablo Neruda / LA LLUVIA (Rapa Nui)

LA LLUVIA (Rapa Nui)

No, que la reina no reconozca
tu rostro, es más dulce
así, amor mío, lejos de las efigies, el peso
de tu cabellera en mis manos, recuerdas
el árbol de Mangareva cuyas flores caían
sobre tu pelo? Estos dedos no se parecen
a los pétalos blancos: míralos, son como raíces,
son como tallos de piedra sobre los que resbala
el lagarto. No temas, esperemos que caiga la lluvia,
desnudos,
la lluvia, la misma que cae sobre Manu Tara.

Pero así como el agua endurece sus rasgos en la piedra,
sobre nosotros cae llevándonos suavemente
hacia la oscuridad, más abajo del agujero
de Ranu Raraku. Por eso
que no te divise el pescador ni el cántaro. Sepulta
tus pechos de quemadura gemela en mi boca,
y que tu cabellera sea una pequeña noche mía,
una oscuridad cuyo perfume mojado me cubre.

De noche sueño que tú y yo somos dos plantas
que se elevaron juntas, con raíces enredadas,
y que tú conoces la tierra y la lluvia como mi boca,
porque de tierra y de lluvia estamos hechos. A veces
pienso que con la muerte dormiremos abajo,
en la profundidad de los pies de la efigie, mirando
el Océano que nos trajo a construir y a amar.

Mis manos no eran férreas cuando te conocieron, las aguas
de otro mar las pasaban como a una red; ahora
agua y piedras sostienen semillas y secretos.

Ámame dormida y desnuda, que en la orilla
eres como la isla: tu amor confuso, tu amor
asombrado, escondido en la cavidad de los sueños,
es como el movimiento del mar que nos rodea.

Y cuando yo también vaya durmiéndome
en tu amor, desnudo,
deja mi mano entre tus pechos para que palpite
al mismo tiempo que tus pezones mojados en la lluvia.

Pablo Neruda





RAIN (Rapa Nui)

No, better the Queen not recognize
your face, it's sweeter
this way, my love, far from the effigies, the weight
of your hair in my hands. Do you remember
the Mangareva tree whose flowers fell
in your hair? These fingers are not like
the white petals: look at them they are like roots,
they are like stone shoots over which the lizard
slides. Don't be afraid, we will wait for the rain to fall, naked,
the rain, the same as falls over Manu Tara.

But just as water inures its strokes on the stone,
it falls on us, washing us softly
towards obscurity down below the hole
of Ranu Raraku. And so
don't let the fishermen or the wine-pitcher see you.
Bury your twin-burning breast on my mouth,
and let your head of hair be a small night for me,
a darkness of wet perfume enveloping me.

At night I dream that you and I are two plants
that grew together, roots entwined,
and that you know the earth and the rain like my mouth,
since we are made of earth and rain. Sometimes
I think that with death we will seep below,
in the depths at the feet of he effigy, looking over
the ocean which brought us here to build and make love.

My hands were not ferrous when they met you, the waters
of another sea went through them as through a net; now
water and stones sustain seeds and secrets.

Sleeping and naked, love me: on the shore
you are like the island: your love confused, your love
astonished, hidden in the cavity of dreams,
is like the movement of the sea around us.

And when I too begin falling asleep
in your love, naked,
leave my hand between your breasts so it can throb
along with your nipples wet with rain.

Pablo Neruda

Translated by Anthony Kerrigan





YAĞMUR (Rapa Nui)

Hayır, bırakma ki tanısın Kraliçe
senin yüzünü yeniden, böyle daha tatlı
işte, ey sevgilim, uzağında putların, ellerimdeki saçının
süsünün ağırlığıyla; anımsar mısın
Mangareva ağacının senin saçlarına düşen
çiçeklerini? Bu parmaklar benzemiyor
o beyaz taçyapraklarına: gözlemle bunları, kökler gibiler
kertenkelenin kaçtığı taştan bir sap gibiler.
Korkma, biz bekliyoruz, çıplak, ki düşsün
diye yağmur,
Manu Tara’nın üzerine düşen aynı tarz bir yağmur.

Fakat suyun izlerini taşta pekiştirmesi gibi
akıyor üzerimizden ve götürüyor bizi uysalca
karanlığın içine, Ranu Raraku’nun krater ağzından
daha da derine. Bu yüzden
görmüyor seni ne balıkçı ne de çömlek.
Göm göğüslerinin ikiz korlarını ağzıma
ve saçının süsü sunsun kısa bir geceyi üzerime
nemli kokusu beni örterek gizleyen bir karanlığı.

Geceleri düşlüyorum ki kökleri birlikte örülmüş
ve aynı anda fışkıran iki bitkiyiz sen ve ben,
ve ağzım gibi tanıyorsun toprağı ve yağmuru,
değil mi ki topraktan ve yağmurdan yaratıldık. Ara sıra
düşünüyorum ölümün içinde uyuyacağımızı aşağıda,
uçurumun ayakları yanındaki o derin toprakta, ve gözlemleyeceğiz
inşa etmek ve sevmek için bizi buraya getiren Okyanus’u.

Ellerim demirden değil seni tanıdı tanıyalı,
başka bir denizin suyu bir ağın arasından akar gibi akıyor,
fakat şimdi barındırıyor su ve taş tohumla gizleri.

Sev beni, ey uyuyan, ey çıplak, kıyılarda
bu adaya benzeyen: senin sersemleşmiş sevdan, senin
ölçümsüz sevdan, saklanmış düşlerin mağarasında,
bizi kuşatan denizin devinimi gibi.

Ve ben bir zaman uyuduğumda
senin sevdanda, çıplak,
bırak elim bulsun huzuru göğüslerinin arasında
titresin diye
yağmurla ıslanmış meme uçlarınla uyumlu olarak.

Pablo Neruda

Çeviri: İsmail Haydar Aksoy

("Evrensel Şarkı"dan)


Çeviri notları:

Rapa Nui: Polinezya dilinde Paskalya Adası’na verilen isimdir. Paskalya Adası, Şili’ye 3.700 km, Tahiti’ye ise 4000 km uzaklıktaki volkanik bir bölgedir. 2002 yılı itibarıyla 3.791 kişilik nüfusa sahiptir. 1722 yılında Hollandalı denizci Jacop Roggeveen tarafından, Paskalya gününde keşfedildiği için bu isimle anılmıştır ada. Paskalya Adası’nı ilginç kılan özellik ise adada bulunan 974 tane dev heykeldir. Heykellerin boyu 4-22 metre arasında değişiyor. Ağırlıkları ise ortalama 50 ton civarında. Ada yerlilerinin yaklaşık 1000 yıl önce başladıkları ve 600 yıl boyunca sürdürdükleri bu sanatsal etkinlikte ürettikleri heykellerden bazıları ayakta bazıları da yere yatmış şekilde bulunmaktadır. Heykellerin bazılarında dövme de bulunmaktadır. Uzun kulaklı başlarının üzerinde taştan yontulmuş silindirlere de rastlanır. Üzerlerinde ki yazılar ise hâlâ çözülememiştir. Heykellerin çoğu korkulu gözlerle deniz ufkuna bakmaktadır.

Mangareva: Fransız Polinezyası’nda yer alan Gambier Adaları’nın en önemli adası. Ada yaklaşık 8 kilometre uzunluğunda ve yaklaşık 18 kilometrekare büyüklüğündedir.

Manu Tara: Paskalya Adası’nın bayrağında sembol olarak kullanılan martı kuşunun adı. Paskalya Adası’nın bir başka adı da Manu Tara’dır. Adanın en önemli kültü olan Kuş İnsan’ın kaynağıdır Manu Tara. Söylenceye göre martı Manu Tara, yumurtalarını Anakena denilen gizli bir yere saklamıştır. Bu yumurtayı bulmak amacıyla cesur erkekler Rapa Nui’den Moto Nui’ye kadar çok uzak mesafeyi yüzerler. Yumurtaları bulup kırmadan Rapa Nui’ye getiren kişiye “Kuş İnsan” adı verilmekte ve bu kişinin onur ve servet kazanılacağına inanılmaktadır.

Ranu Raraku: Paskalya Adası’ndaki bir volkan. Ranu Raraku’nun krater ağzında bir göl bulunmaktadır.


Nude by Rostislav Kostal

12 Kasım 2016 Cumartesi

Charles Baudelaire / Parfum exotique

Parfum exotique

Quand, les deux yeux fermés, en un soir chaud d'automne,
Je respire l'odeur de ton sein chaleureux,
Je vois se dérouler des rivages heureux
Qu'éblouissent les feux d'un soleil monotone;

Une île paresseuse où la nature donne
Des arbres singuliers et des fruits savoureux;
Des hommes dont le corps est mince et vigoureux,
Et des femmes dont l'oeil par sa franchise étonne.

Guidé par ton odeur vers de charmants climats,
Je vois un port rempli de voiles et de mâts
Encor tout fatigués par la vague marine,

Pendant que le parfum des verts tamariniers,
Qui circule dans l'air et m'enfle la narine,
Se mêle dans mon âme au chant des mariniers.

Charles Baudelaire - (Fleurs du mal)





Exotic Perfume

When, with both my eyes closed, on a hot autumn night,
I inhale the fragrance of your warm breast
I see happy shores spread out before me,
On which shines a dazzling and monotonous sun;

A lazy isle to which nature has given
Singular trees, savory fruits,
Men with bodies vigorous and slender,
And women in whose eyes shines a startling candor.

Guided by your fragrance to these charming countries,
I see a port filled with sails and rigging
Still utterly wearied by the waves of the sea,

While the perfume of the green tamarinds,
That permeates the air, and elates my nostrils,
Is mingled in my soul with the sailors' chanteys.

Charles Baudelaire - (The Flowers of Evil)

Translated by William Aggeler, The Flowers of Evil (Fresno, CA: Academy Library Guild, 1954)

http://fleursdumal.org/poem/120





Perfume exótico

Cuando entorno los ojos bajo el sol otoñal
Y respiro el aroma de tu cálido seno,
Ante mí se perfilan felices litorales
Que deslumbran los fuegos de un implacable sol.

Una isla perezosa donde Naturaleza
Produce árboles únicos y frutos sabrosísimos,
Hombres que ostentan cuerpos ágiles y delgados
Y mujeres con ojos donde pinta el asombro.

Guiado por tu aroma hacia mágicos climas
Veo un puerto colmado de velas y de mástiles
Todavía fatigados del oleaje marino,

Mientras del tamarindo el ligero perfume,
Que circula en el aire y mi nariz dilata,
En mi alma se mezcla al canto marinero.

Charles Baudelaire - (Las flores del mal)

Traductor de Antonio Martínez Sarrión (La Gaya Ciencia S.A. Barcelona 1976)





Profumo esotico

Quando, ad occhi chiusi, in una calda sera d'autunno,
respiro l'odore del tuo seno ardente,
vedo svolgersi spiagge felici
nei fuochi abbaglianti d'un sole monotono;
è un'isola indolente dove la natura mostra
alberi strani e frutti saporiti,
uomini dal corpo snello e vigoroso,
donne dallo sguardo schietto ch'è un incanto.

Sulla scia del tuo odore vado verso climi affascinanti,
verso un porto stipato d'alberature e di vele
ancora affaticate dai flutti del mare,
mentre il profumo di verdi tamarindi,
che circola nell'aria gonfia le mie narici
e si fonde nella mia anima col canto dei marinai.

Charles Baudelaire - (I fiori del male)





ALIP GÖTÜREN KOKU (Parfum Exotique)

Gözlerim kapalı, bir sonbahar akşamında;
Sıcak göğsünün kokusunu içime çeker,
Dalarım; gözlerimden mesut kıyılar geçer,
Hep aynı günün ateşi vurur sularına.

Sonra birden görünür baygın, tembel bir ada;
Garip ağaçlar, hoş meyveler verir tabiat;
Erkeklerin biçimli vücutlarında sıhhat
Ve bir safiyet kadınların bakışlarında.

O güzel iklimlere sürükler beni kokun;
Bir liman görürüm, yelkenle, direkle dolu;
Tekneler, son seferin meşakkatiyle yorgun.

Burnuma kadar gelen hava kokular taşır.
Yemyeşil demirhindilerden gelen bu koku
İçimde gemici şarkılarına karışır.

Charles Baudelaire - (Kötülük Çiçekleri)

Çeviri: Orhan Veli Kanık


Sunbathing by David Dubnitskiy

10 Kasım 2016 Perşembe

Pablo Neruda / El inconstante

EL INCONSTANTE

Los ojos se me fueron
detrás una morena
que pasó.
Era de nácar negro,
era de uvas moradas,
y me azotó la sangre
con su cola de fuego.

Detrás de todas
me voy.

Pasó una clara rubia
como una planta de oro
balanceando sus dones.
Y mi boca se fue
como con una ola
descargando en su pecho
relámpagos de sangre.

Detrás de todas
me voy.

Pero a ti, sin moverme,
sin verte, tú distante,
van mi sangre y mis besos,
morena y clara mía,
alta y pequeña mía,
ancha y delgada mía,
mi fea, mi hermosura,
hecha de todo el oro
y de toda la plata,
hecha de todo el trigo
y de toda la tierra,
hecha de toda el agua
de las olas marinas,
hecha para mis brazos,
hecha para mis besos,
hecha para mi alma.

Pablo Neruda - (Los versos del capitán, El amor, 1952)





THE FICKLE ONE

My eyes went away from me
following a dark girl who went by.

She was made of black mother-of-pearl,
made of dark-purple grapes,
and she lashed my blood
with her tail of fire.

After them all
I go.

A pale blonde went by
like a golden plant
swaying her gifts.
And my mouth went
like a wave
discharging on her breast
1ightningbolts of blood.

After them all
I go.

But to you, without my moving,
without seeing you, distant you,
go my blood and my kisses,
my dark one and my fair one,
my tall one and my little one,
my broad one and my slender one,
my ugly one, my beauty,
made of all the gold
and of all the silver,
made of all the wheat
and of all the earth,
made of all the water
of the sea waves,
made for my arms,
made for my kisses,
made for my soul.

Pablo Neruda - (The Captain's Verses, Love, 1952)

Translated by Donald D. Walsh





L'INCOSTANTE

Gli occhi mi corsero
dietro una bruna che passava.

Era di madreperla nera,
era d'uva scura,
e mi sferzò il sangue
con la sua coda di fuoco.

Dietro tutte
vado.

Passò una chiara bionda
come una pianta d'oro
dondolando i suoi doni.
E la mia bocca andò come in un'onda
scaricando sul suo seno
lampi di sangue.

Dietro tutte vado.

Ma a te, senza muovermi,
senza vederti, te distante,
vanno il mio sangue e i miei baci,
bruna e bionda mia,
alta e piccola mia,
ampia e sottile mia,
mia brutta, mia bellezza,
fatta di tutto l'oro
e di tutto l'argento,
fatta di tutto il frumento
e di tutta la terra,
fatta di tutta l'acqua
delle onde marine,
fatta per le mie braccia,
fatta per i miei baci,
fatta per l'anima mia.

Pablo Neruda - (I Versi Del Capitano, 1952)





L'INCONSTANT

Mes yeux s’en sont allés
derrière une brunette
qui passait.

Était de nacre noire,
était raisin violet.
De sa traîne de feu
elle a fouetté mon sang.

Après toutes les filles
je vais toujours ainsi.

Une blonde est passée
telle une plante d’or
en balançant ses charmes.
Et ma bouche s’est faite
vague qui s’en allait
décharger des éclairs
de sang sur sa poitrine.

Après toutes les filles
je vais toujours ainsi.

Mais vers toi, sans bouger,
sans te voir, ma lointaine,
mon sang, mes baisers volent,
ma brunette et clairette,
ma grande et ma petite,
ma vaste et ma menue,
ma jolie laideronne,
faite de tout l’argent
et faite de tout l’or,
faite de tout le blé
et de toute la terre,
faite de toute l’eau
des vagues de la mer,
faite pour mes deux bras,
faite pour mes baisers,
faite, oui, pour mon coeur.

Pablo Neruda - (Les Vers du Capitaine, 1952)





Пабло Неруда. Переменчивый

За смуглянкой, что мимо прошла.
рванулись глаза мои.

Из перламутра темного она была, 
из винограда лилового, 
и подхлестнула кровь мою 
жаркими бёдрами.

За всеми.
рвусь я.

Мимо прошла белянка ясная,
как стебель из золота,
дразня своими дарами.
И рванулся за нею рот мой,
словно прибой –
извергая на грудь её
молнии крови.

За всеми.
рвусь я.

Но к тебе – хоть не трогаюсь с места,
не вижу тебя – к тебе, далёкой –
рвутся кровь моя и мои поцелуи:
смуглянка моя, моя светлая,
высокая моя, моя маленькая,
пышная моя, моя тонкая, 
моя уродина, моя красавица –
из з о л о т а всего мира сделана – 
и из всего серебра ты, 
сделана из всей пшеницы на свете,
и из земли всей;
сделана из всей воды ты:
из волн зеленых морских;
сделана вся для рук моих,
для поцелуев моих –
для д у ш и моей сделана.

(Из цикла "СТИХИ КАПИТАНА" ("Любовь")

Перевод: Елена Багдаева





DEĞİŞKEN

İzledi gözlerim
geçip giderken esmer bir kızı.

Siyah fildişi gibiydi
koyu menekşe üzümler gibi,
ve kamçıladı kanımı
ateşli kalçaları.

Takılırım peşi sıra
ardından hepsinin.

Sapsarı bir sarışın geçti gitti
altından bir bitki gibi,
sallayarak armağanlarını.
Ve akıştı ağzım
bir dalgada gibi
göğüslerinde onun
bırakmak için kandan bir şimşeği.

Takılırım peşi sıra
ardından hepsinin.

Fakat kımıldamadan bir yere,
seni görmeden, ey uzaktaki,
gider kanım ve öpücüklerim sana,
esmerim ve sarışınım benim,
uzun ve kısa boylum benim,
şişmanım ve zayıfım benim,
çirkinim ve güzelim benim,
onca altından yaratılmış
ve onca gümüşten,
onca buğdaydan yaratılmış
ve onca topraktan,
onca sudan yaratılmış
denizlerin dalgasında,
kollarım için yaratılmış,
öpüşlerim için yaratılmış,
ruhum için yaratılmış.

Pablo Neruda

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

(“Kaptanın Dizeleri”nden, 1952)


Playmen, February 1975, by Siwer Ohlsson

8 Kasım 2016 Salı

Kahlil Gibran / The Madman

You ask me how I became a madman. It happened thus: One day, long before many gods were born, I woke from a deep sleep and found all my masks were stolen—the seven masks I have fashioned and worn in seven lives—I ran maskless through the crowded streets shouting, “Thieves, thieves, the cursed thieves.”

Men and women laughed at me and some ran to their houses in fear of me.

And when I reached the market place, a youth standing on a house-top cried, “He is a madman.”   I looked up to behold him; the sun kissed my own naked face for the first time. For the first time the sun kissed my own naked face and my soul was inflamed with love for the sun, and I wanted my masks no more. And as if in a trance I cried, “Blessed, blessed are the thieves who stole my masks.”

Thus I became a madman.

And I have found both freedom and safety in my madness; the freedom of loneliness and the safety from being understood, for those who understand us enslave something in us.

But let me not be too proud of my safety. Even a thief in a jail is safe from another thief.

Kahlil Gibran - (The Madman)





Me preguntas cómo me convertí en un loco. Ocurrió de éste modo: Un día, mucho tiempo antes de que muchos dioses nacieran, desperté de un sueño profundo y observé que habían robado mis máscaras. Las siete máscaras que moldeé y lucí a lo largo de siete vidas.

Corrí con la cara descubierta por las calles abarrotadas, gritando: “¡Ladrones, ladrones, malditos ladrones!”. Hombres y mujeres se reían de mí. Algunos corrían a sus casas, asustados por mi causa. Cuando llegué al mercado, un joven se puso a gritar desde el tejado: “¡Es un loco!”. Miré hacia arriba para contemplarle; el sol besó mi propia cara desnuda por primera vez.

Por vez primera el sol besó mi propia cara desnuda y mi alma fue inflamada por el amor al sol, y ya nunca más quise mis máscaras. Y, como si estuviera en trance, grité: “¡Benditos, benditos sean los ladrones que robaron mis máscaras!”. Así me convertí en un loco.

Y he encontrado libertad y seguridad en mi locura; la libertad de la soledad y la seguridad de ser entendido, ya que quienes nos entienden se hacen algo esclavos nuestros.

Pero permita que no esté demasiado orgulloso de mi seguridad. Incluso un ladrón en una cárcel está a salvo de otro ladrón.

Gibran Jalil Gibran - (El loco)





Nasıl delirdiğimi soruyorsun. Şöyle oldu: Tanrıların çoğu daha doğmadan çok uzun zaman önce bir gün, derin bir uykudan uyandım ve bütün maskelerimin- kendi yaptığım ve yedi hayatta taktığım maskelerin- çalınmış olduğunu gördüm, kalabalık sokaklarda,’Hırsızlar, hırsızlar, Tanrı’nın cezası hırsızlar,’ diye bağırarak koştum.

Erkeklerle kadınlar bana güldü ve bazıları korkup evlerine kaçtı.

Ve Pazar yerine vardığım zaman bir genç bir çatıda dikilip, ‘O bir deli,’ diye haykırdı. Onu görmek için yukarıya baktım; güneş çıplak yüzümü ilk defa öptü. İlk defa için güneş çıplak yüzümü öptü ve ruhum güneşe karşı sevgiyle tutuştu ve bir daha maskelerimi aramadım. Ve kendimden geçercesine haykırdım, ‘Şükürler olsun, maskelerimi çalan hırsızlara şükürler olsun.’

İşte böyle delirdim.

Ve deliliğimde hem özgürlüğü hem güvenliği buldum; yalnızlığımın özgürlüğünü ve anlaşılmazlığın güvenliğini. Bizi anlayanlar bizden bir şeyleri tutsak ederler çünkü.

Fakat güvenliğimle çok kibirlenmeyeceğim. Zindandaki bir Hırsız bile başka bir hırsızdan güvendedir.

Halil Cibran - (Delilik)


Photo by Alena Goncharova

5 Kasım 2016 Cumartesi

T. S. Eliot / Burnt Norton, The Four Quartets

"At the still point of the turning world. Neither flesh nor fleshless;
Neither from nor towards; at the still point, there the dance is,
But neither arrest nor movement. And do not call it fixity,
Where past and future are gathered. Neither movement from nor towards,
Neither ascent nor decline. Except for the point, the still point,
There would be no dance, and there is only the dance."

T. S. Eliot - (Burnt Norton / The Four Quartets)





"En el punto quieto del mundo que gira. Ni carne ni descarnado;
Ni desde ni hacia; en el punto quieto, ahí es la danza,
Pero ni detención ni movimiento. Y no lo llames fijeza,
Donde pasado y futuro se reúnen. Ni movimiento desde ni hacia,
Ni ascenso ni declive. Excepto por el punto, el punto quieto,
No habría danza, y sólo existe la danza."

T. S. Eliot - (Burnt Norton / Cuatro Cuartetos)

Traducción de Jesús Placencia





"Au point-repos du monde qui tourne. Ni chair niprivation de chair;
Ni venant de, ni allant vers; au point-repos, là est la danse;
Mais ni arrêt ni mouvement. Ne l'appelez pas fixité,
Passé et futur s'y marient. Non pas mouvement de ou vers,
Non pas ascension ni déclin. N'était le point, lepoint-repos,
Il n'y aurait nullement danse, alors qu'il n'y a rien que danse,"

T. S. Eliot - (Burnt Norton / Quatre Quatuors)

Texte anglais traduit par Pierre Leyris





"Dönen dünyanın dingin noktasında. Ne ten ne de tensiz;
Ne bir yerden ne de bir yere; dingin noktada, oradadır o dans,
Fakat ne tutuluştur ne de devinim. Ve süreklilik deme buna,
Geçmiş ve geleceğin topladığı yer. Ne bir yerden devinim ne de bir yere,
Ne yükseliş ne de çöküş. O noktayı saymazsak, o dingin noktayı,
Dans olamazdı, ve sadece o dans var."

T. S. Eliot - (Burnt Norton / Dört Kuartet)                

Çeviri: İsmail Haydar Aksoy


Within, 1969, by Ruth Bernhard

1 Kasım 2016 Salı

Hermann Hesse / Im Nebel

Im Nebel

Seltsam, im Nebel zu wandern!
Einsam ist jeder Busch und Stein,
Kein Baum sieht den anderen,
Jeder ist allein.

Voll von Freunden war mir die Welt,
Als noch mein Leben licht war;
Nun, da der Nebel fällt,
Ist keiner mehr sichtbar.

Wahrlich, keiner ist weise,
Der nicht das Dunkel kennt,
Das unentrinnbar und leise
Von allem ihn trennt.

Seltsam, im Nebel zu wandern!
Leben ist Einsamsein.
Kein Mensch kennt den andern,
Jeder ist allein.

Hermann Hesse





In the Mist

Strange it is, walking through mists!
Lonely are bush and stone:
None to the other exists,
each stands alone.

Many my friends I kept calling
when there was light in me;
Now, that my fogs are falling,
none can I see.

Truly, only the sages
fathom a darkness to fall,
that, as silent as cages,
separates all.

Strange it is, walking through mists!
Life has to solitude grown:
None to the other exists:
each stands alone.

Hermann Hesse





En la niebla

¡Qué extraño es vagar en la niebla!
En soledad piedras y sotos.
No ve el árbol los otros árboles.
Cada uno está solo.

Lleno estaba el mundo de amigos
cuando aún mi cielo era hermoso.
Al caer ahora la niebla
los ha borrado a todos.

¡Qué extraño es vagar en la niebla!
Ningún hombre conoce al otro.
Vida y soledad se confunden.
Cada uno está solo.

Hermann Hesse

Versión de Andrés Holguín





Siste

Gariptir siste yürümek
Her taş, her çalı ıssızdır
Hiçbir ağaç diğerini görmez
Her biri yalnızdır.

Dostlarla doluydu dünyam
Yaşantım aydınlıkken henüz.
Şimdi, sis çöktüğünden
Görünmez oldu hepsi.

Gerçek bir bilge değildir
Karanlığı bilmeyen
O, kaçınılmaz ve sessizdir
Ayırır insanı her şeyden.

Gariptir siste yürümek
Yaşamak yalnız olmaktır
Hiçbir insan diğerini tanımaz
Her biri yalnızdır.

Hermann Hesse

Çeviri: Hilmi Tezgör


Never look back by Stella Sidiropoulou