31 Ağustos 2016 Çarşamba

Cesare Pavese / All'amico che dorme

ALL'AMICO CHE DORME

Che diremo stanotte all'amico che dorme?
La parola più tenue ci sale alle labbra
dalla pena più atroce. Guarderemo l'amico,
le sue inutili labbra che non dicono nulla,
parleremo sommesso.
La notte avrà il volto
dell'antico dolore che riemerge ogni sera
impassibile e vivo. Il remoto silenzio
soffrirà come un'anima, muto, nel buio.
Parleremo alla notte che fiata sommessa.
Udiremo gli istanti stillare nel buio
al di là delle cose, nell'ansia dell'alba,
che verrà d'improvviso incidendo le cose
contro il morto silenzio. L'inutile luce
svelerà il volto assorto del giorno. Gli istanti
taceranno. E le cose parleranno sommesso.

(20 ottobre 1937)

Cesare Pavese





FRIEND SLEEPING

What shall we say tonight to the friend sleeping?
The slightest word leaps to our lips
from deepest pain. We'll look at our friend,
his useless lips that say nothing,
we'll speak submissively.

                            Night will resemble
the old grief each dusk returning,
impassive and alive. Remote silence
will suffer like a soul, mute, in the darkness.
We shall speak to the night which breathes submissively.

We shall hear the moments flow in the darkness
beyond things, in the anxiety of dawn
which will come suddenly, revealing objects
against the silence of death. Useless light
will lay bare the absorbed face of day. Moments
will be silent. And objects will speak submissively.

(20 October 1937)

Cesare Pavese

Translated by Margaret Crosland

(Cesare Pavese Selected Poems - Penguin Modern European Poets)





EL AMIGO QUE DUERME

¿Qué le diremos esta noche al amigo que
duerme?
La palabra más tenue nos sube a los labios
desde la pena más atroz. Miraremos al amigo,
sus inútiles labios que no dicen nada,
quedamente hablaremos.

La noche tendrá el rostro
del antiguo dolor que cada tarde resurge,
impasible y vivo. El silencio remoto
sufrirá como un alma, mudo, en la oscuridad.
Le hablaremos a la noche, que levemente
respira.

Oiremos los instantes goteando en lo oscuro,
más allá de las cosas, en la ansiedad del alba
que vendrá de improviso esculpiendo las cosas
contra el silencio muerto. La luz inútil
develará la faz absorta del día. Los instantes
callarán. Y hablarán quedamente las cosas.

(20 octubre 1937)

Cesare Pavese

Traducción de Guillermo Fernández





UYUYAN DOST

Ne diyeceğiz uyuyan dosta bu gece?
En güçsüz sözcük
en yırtıcı acıdan geliyor dudaklarımıza.
Bakacağız dosta,
bakacağız hiçbir şey demeyen yararsız dudaklarına,
çok yavaş konuşacağız
Her akşam
aldırışsız ve dipdiri beliren eski ağrının
yüzünü alacak gece. Bir can gibi karanlıkta suskun,
acı çekecek eskil sessizlik.
Çok yavaş soluyan geceye konuşacağız.

Ölü sessizliğe karşı oylumlaya oylumlaya varlıkları
apansız gelecek şafağın irkiltisinde
ve varlıkların ötesindeki karanlıkta
an'ların damlayışını duyacağız. Yararsız ışık
günün doğan yüzüne vuracak ortaya. Susacak
an'lar. Varlıklar konuşacak yavaştan.

(20 Ekim 1937)

Cesare Pavese

Çeviri: Bedrettin Cömert


Cesare Pavese

28 Ağustos 2016 Pazar

Jorge Luis Borges / La rosa profunda: Prólogo

La rosa profunda: Prólogo

La doctrina romántica de una Musa que inspira a los poetas fue la que profesaron los clásicos; la doctrina clásica del poema como una operación de la inteligencia fue enunciada por un romántico, Poe, hacia 1846. El hecho es paradójico. Fuera de unos casos aislados de inspiración onírica –el sueño del pastor que refiere Beda, el ilustre sueño de Coleridge‑, es evidente que ambas doctrinas tienen su parte de verdad, salvo que corresponden a distintas etapas del proceso. (Por Musa debemos entender lo que los hebreos y Milton llamaron el Espíritu y lo que nuestra triste mitología llama lo Subconsciente. En lo que me concierne, el proceso es más o menos invariable. Empiezo por divisar una forma, una suerte de isla remota, que será después un relato o una poesía. Veo el fin y veo el principio, no lo que se halla entre los dos. Esto gradualmente me es revelado, cuando los astros o el azar son propicios. Más de una vez tengo que desandar el camino por la zona de sombra. Trato de intervenir lo menos posible en la evolución de la obra. No quiero que la tuerzan mis opiniones, que, sin duda, son baladíes. El concepto de arte comprometido es una ingenuidad, porque nadie sabe del todo lo que ejecuta. Un escritor, admitió Kipling, puede concebir una fábula, pero no penetrar su moraleja. Debe ser leal a su imaginación, y no a las meras circunstancias efímeras de una supuesta “realidad”.

La literatura parte del verso y puede tardar siglos en discernir la posiblidad de la prosa. Al cabo de cuatrocientos años, los anglosajones dejaron una poesía no pocas veces admirable y una prosa apenas explícita. La palabra habría sido en el principio un símbolo mágico, que la usura del tiempo desgastaría. La misión del poeta sería restituir a la palabra, siquiera de un modo parcial, su primitiva y ahora oculta virtud. Dos deberes tendría todo verso: comunicar un hecho preciso y tocarnos físicamente, como la cercanía del mar. He aquí un ejemplo de Virgilio:

Tendebanque manus ripae ulterioris amore

Uno de Meredith:
 
Not till the fire is dying in the grate
Look we for any kinship with the stars.

O este alejandrino de Lugones, cuyo español quiere regresar al latín:
 
El hombre numeroso de penas y de días.

Tales versos prosiguen en la memoria su cambiante camino.

Al término de tantos –y demasiados– años de ejercicio de la literatura, no profeso una estética. ¿A qué agregar a los límites naturales que nos impone el hábito los de una teoría cualquiera? Las teorías, como las convicciones de orden político o religioso, no son otra cosa que estímulos. Varían para cada escritor. Whitman tuvo razón al negar la rima; esa negación hubiera sido una insensatez en el caso de Hugo.

Al recorrer las pruebas de este libro, advirtieron con algún desagrado que la ceguera ocupa un lugar plañidero que no ocupa en mi vida. La ceguera es una clausura, pero también es una liberación, una soledad propicia a las invenciones, una llave y un álgebra.

Jorge Luis Borges - (Buenos Aires, junio de 1975)





ÖNSÖZ

Şairlerin esin kaynağının bir Musa (esin perisi) olduğu yolundaki romantik görüş klasik yazarların bir yargısıydı; şiiri, zekânın bir işlevi sayan görüşü ise kendisi bir romantik olan Poe yaklaşık 1846’da öne sürmüştü. Birbiriyle çelişen yargılar bunlar. Bede’in sözünü ettiği çobanın düşü ve Coleridge’in ünlü düşü gibi düşsel esinlenmenin ayrıksı örneklerini bir yana bırakırsak, bunlar söz konusu sürecin değişik aşamalarının karşılığı olmadıkça, her iki görüşün de büsbütün yanlış sayılamayacağı açıktır. (İbranilerle Milton’un Ruh dedikleri şeye bizim zavallı mitolojimizde Bilinçaltı deniyor,) Bana gelince, bu süreç bende hemen hemen hiç değişmiyor. Ben genellikle zamanla bir öyküye ya da şiire dönüşen gözüme çarpan bir biçimden, bir çeşit ıssız adadan yola çıkarım. Bu yolun sonunu da başlangıcını da görürüm; ama arada ne olduğunu göremem. Eğer yıldızlar ya da talihim elverişliyse aradakiler de yavaş yavaş ortaya çıkar. Çoğu zaman gölgelere bakarak attığım adımların izinden geri dönerim. Yapıtın evrimine elden geldiğince karışmamaya çalışırım. Bizim için en önemsiz şeyler olan kişisel görüşlerle yapıtın çarpıtılmasını istemem. Sanatın bir uzlaşma olduğu görüşü bence işi bir anlamda basite indirgemektir, çünkü kimse ne yaptığını tam olarak bilemez. Bir yazar bir kıssa tasarlayabilir ama, Kipling’in de belirttiği gibi, ondan nasıl bir hisse çıkaracağını bilmeyebilir. Yazarın bağlı kalması gereken sözde “gerçekliğin” geçici koşulları değil, kendi imgelemidir.

Edebiyat şiirden yola çıkar ve düzyazının olanaklarına ulaşması yüzyılları alabilir. Anglosaksonlar dört yüzyıl sonra geride yalnızca hayran olmakla kalınmayacak bir şiir ve güçlükle anlaşılır bir düzyazı bıraktılar. Söz başlangıçta zamanın tefeciliğinin tüketip harcadığı büyülü bir simgeydi herhalde. Şairin amacı, hiç değilse belli bir ölçüde, söze ilkel ve artık gizli olan gücünü yeniden kazandırmak olmalı. Bütün şiirlerin iki yükümlülüğü olmalı: bize açık seçik bir örnek iletmek ve denizin varlığının yaptığı gibi bize fiziksel olarak dokunmak. Buna Vergilius’tan vereceğim bir örnek var:

Sunt lacryme rerum et mentem mortalia tangunt

Bir örnek de Meredith’ten:

Not till the fire dying in the grate
Look we for any kinship with the stars

(Ocağın ızgarasında ateş sönmeden
Yıldızlarla bir yakınlık aramayız biz)

Ya da İspanyolca'nın Latince’ye dönmeye çalıştığı Lugones’in şu aleksandrin dizesi:

El hombre numeroso de penas y de dias.

(Nice acılar çekmiş, günler görmüş o adam).

Böyle dizeler bellekte kendi değişik yollarını izleyip giderler.

Uzun yıllar -çok uzun yıllar- edebiyatla uğraştıktan sonra bir estetik kuramı oluşturmuş değilim. Alışkanlığın bizi benimsemek zorunda bıraktığı doğal sınırlara şu ya da bu kuramı neden eklemeli? Kuramlar da siyasal ya da dinsel inançlar gibi, bizim için dürtülerden başka bir şey değildir. Bunlar her yazar için değişir. Whitman uyağı kaldırmakta haklıydı; ama böyle bir olumsuz kararı Victor Hugo’nun alması aptallık olurdu.

Bu kitabın düzeltilerini yaparken, hoşuma gitmese de, körlüğün yakınılacak bir rol oynadığı dikkatimi çekiyor. Oysa hayatımda bu yakınılacak bir olgu değil. Körlük bir çeşit hapistir, ama aynı zamanda da bir özgürlüğe kavuşma, yaratmaya elverişli bir yalnızlık, bir anahtar ve bir cebirdir.

Jorge Luis Borges - (Buenos Aires, Haziran 1975)

İspanyolca'dan çevirenler: Ayşe Nihal Akbulut - Cevat Çapan

(Jorge Luis Borges Toplu Eserleri 8 / Sonsuz Gül "La Rosa Profunda" / İletişim Yayınları)


Jorge Luis Borges, New York, 1982, by Sylvia Plachy

26 Ağustos 2016 Cuma

Milan Kundera / A woman steps out of her car

A small car moves along the road beside a river. The chilly morning air makes even more forlorn the charmless terrain, somewhere between the end of a suburb and open country, where houses grow scarce and no pedestrians are to be seen. The car stops at the side of the road; a woman gets out—young, quite beautiful. A strange thing: she pushes the door shut so negligently that the car must not be locked. What is the meaning of that negligence, so improbable these days with thieves about? Is the woman so distracted?

No, she doesn’t seem distracted; on the contrary, determination is visible on her face. This woman knows what she wants. This woman is pure will. She walks some hundred yards along the road, toward a bridge over the river, a rather high, narrow bridge, forbidden to vehicles. She steps onto it and heads toward the far bank. Several times she looks around, not like a woman expected by someone but to be sure that there is no one expecting her. Midway across the bridge, she stops. At first glance she appears to be hesitating, but, no, it’s not hesitation or a sudden flagging of determination; on the contrary, it’s a pause to sharpen her concentration, to make her will steelier yet. Her will? To be more precise: her hatred. Yes, the pause that looked like hesitation is actually an appeal to her hatred to stand by her, to support her, not to desert her for an instant.

She lifts a leg over the railing and flings herself into the void. At the end of her fall, she slams brutally against the hardness of the water’s surface and is paralyzed by the cold, but after a few long seconds she lifts her face, and since she is a good swimmer all her automatic responses surge forward against her will to die. She plunges her head under again, forces herself to inhale water, to block her breathing. Suddenly, she hears a shout. A shout from the far bank. Someone has seen her. She understands that dying will not be easy, and that her greatest enemy will be not her good swimmer’s irrepressible reflex but a person she had not figured on. She will have to fight. Fight to rescue her death.

Milan Kundera - (A woman steps out of her car / The Apologizer)

Translated by Linda Asher





Un coche pequeño avanza por la calzada a lo largo de un río. El aire frío de la mañana hace aún más huérfano ese paisaje sin encanto, en algún lugar entre la periferia de una ciudad y el campo, allá donde escasean las viviendas y ya no se encuentran peatones. El coche se detiene encima del arcén; sale de él una mujer joven, bastante guapa. Es extraño: ha empujado la puerta con un gesto tan negligente que el coche seguramente no ha quedado bien cerrado. ¿Qué significa esa negligencia tan improbable en tiempos de robos? ¿Será tan distraída?

No, no da la impresión de ser distraída, al contrario, su cara revela más bien determinación. Esa mujer sabe lo que quiere. Esa mujer es toda ella voluntad. Camina unos cien metros por la carretera hacia un puente sobre el río, un puente bastante alto, estrecho, prohibido a los coches. Ella empieza a cruzarlo hacia la otra orilla. Mira varias veces a su alrededor, no como una mujer a quien alguien esperara, sino para cerciorarse de que nadie la espera. En medio del puente, se detiene. A primera vista, parece que dude, pero no se trata de duda, de falta de determinación, muy al contrario, es el momento en que su concentración se intensifica y su voluntad se obstina aún más. ¿Su voluntad? Para ser más exacto: su odio. Sí, ese instante de aparente duda es de hecho una llamada a su odio, para que éste permanezca en ella, la sostenga, no la abandone un solo instante.

Pasa las piernas por encima de la barandilla y se tira al vacío. Al final de la caída la tensa superficie del agua la golpea brutalmente; aún paralizada por el frío, tras largos segundos ella levanta la cabeza y, como es buena nadadora, todas sus reacciones automáticas se rebelan contra su voluntad de morir. Sumerge de nuevo la cabeza, se esfuerza por aspirar el agua y bloquear la respiración. En ese instante, oye un grito. Un grito que le llega del otro lado del río. Alguien la ha visto. Comprende que no será fácil morir y que su peor enemigo no será su propio e incontrolable reflejo de buena nadadora, sino alguien con quien ella no contaba. Se verá obligada a luchar. A luchar para salvar su muerte.

Milan Kundera - (Una mujer sale de su coche / La fiesta de la insignificancia)





Küçük bir araba, çakıllı yolda bir ırmak boyunca ilerliyor. Sabahın soğuğu, bir banliyönün sonuyla kırsal bölge arasında bir yerde kalan, evlerin, seyrek yayaların hiç olmadığı bu sevimsiz manzarayı daha da öksüzleştiriyor. Araba yolun kenarında duruyor; içinden bir kadın iniyor, genç ve çok güzel. Tuhaf şey: kadın arabanın kapısını öyle umursamaz bir hareketle itti ki, araba kesinlikle kilitlenmedi. Hırsızların kol gezdiği çağımızda, bu beklenmedik umursamazlık ne anlama geliyor? Kadın dalgın mı?

Hayır, dalgın olduğu izlenimini vermiyor, tersine yüzünden kararlılık okunuyor. Bu kadın ne istediğini biliyor. Bu kadın baştan ayağa irade. Yolu takip ederek, ırmağın üzerindeki köprüye kadar olan yüz metreyi yürüyor, köprü bayağı yüksek ve dar, araçların girmesi yasak. Köprüde yürüyüp diğer kıyıya doğru yöneliyor. Birçok kez etrafına bakınıyor, hayır, kendisini bekleyen biri varmış gibi değil, kendisini bekleyen biri olmadığından emin olmak isteyen biri gibi bakınıyor. Köprünün ortasına vardığında, duruyor. İlk bakışta tereddüt ediyormuş gibi geliyor ama hayır, tereddüt değil bu, ansızın bastıran bir kararlılık eksikliği de değil, tersine yoğunlaşmasını kuvvetlendirdiği, iradesini daha da sağlamlaştırdığı bir an bu.

Kadın bacağını korkuluğun üzerinden atıyor ve kendini boşluğa bırakıyor. Düşüşü sona erdiğinde, su yüzeyinin sertliğiyle şiddetli bir sarsıntı yaşadı, soğuktan felce uğradı ama uzun birkaç saniyenin ardından yüzünü kaldırdı ve iyi bir yüzücü olduğu için, özdevinimi ölme iradesine karşı ayaklandı. Başını tekrar suya daldırıp su yutmaya, soluk alışverişini durdurmaya zorladı kendini. Tam o anda bir çığlık duydu. Biri onu görmüştü. Ölmenin kolay olmayacağını, en büyük düşmanının hükmedemediği iyi yüzücü refleksi değil, hesaba katmadığı biri olduğunu anladı. Mücadele etmek zorunda kalacaktı. Ölümünü kurtarmak için mücadele etmek.

Milan Kundera - (Kayıtsızlık Şenliği / Mücadele)

Alıntı: piktobet.blogspot.com


Water creatures by Klaus Kampert

24 Ağustos 2016 Çarşamba

Turgut Uyar / Nedense

NEDENSE

bir kadını sevmeye hep memelerinden başlanır
bir şeyi hatırlatmak mı ona
yoksa bir şeyi hatırlamak mı
bilmiyorum
ama nasıl bir şeyse güzel bir şey
üstelik sonsuz da

Turgut Uyar - (Divan)


Blackv8 & Andromeda, 2007, by Andreas H. Bitesnich

18 Ağustos 2016 Perşembe

Carlos Drummond de Andrade / A bunda, que engraçada

A BUNDA, QUE ENGRAÇADA

A bunda, que engraçada.
Está sempre sorrindo, nunca é trágica.

Não lhe importa o que vai
pela frente do corpo. A bunda basta-se.
Existe algo mais? Talvez os seios.
Ora — murmura a bunda — esses garotos
ainda lhes falta muito que estudar.

A bunda são duas luas gêmeas
em rotundo meneio. Anda por si
na cadência mimosa, no milagre
de ser duas em uma, plenamente.

A bunda se diverte
por conta própria. E ama.
Na cama agita-se. Montanhas
avolumam-se, descem. Ondas batendo
numa praia infinita.

Lá vai sorrindo a bunda. Vai feliz
na carícia de ser e balançar
Esferas harmoniosas sobre o caos.

A bunda é a bunda
redunda.

Carlos Drummond de Andrade





PRAISE TO THE ASS

Ass, what wonderful.
It's all a smile, never tragic.

It does not care what there
on the front of the body. Ass is enough to itself.
Is there any other? Who knows, maybe the breasts.
Mah! - Whispers ass - those brats
still have things to learn.

Ass are two twin moons
in the round rocking. It goes alone
with elegant cadence, in the miracle
to be two in one, fully.

The ass has fun
on his own. And it loves.
In bed is stirred. Mountains
rise up, go down. Waves beating
on an endless beach.

Here it smiles ass. Is happy
in the caress of being and sway.
harmonious spheres over chaos.

The ass is the ass,
out of size.

Carlos Drummond de Andrade





ASS, HOW WONDERFUL

Ass, how wonderful.
It's all a smile, is never tragic.

It does not care what's up
on the front of the body. The ass is enough.
Is there more? Who knows, maybe the breasts.
Mah! - Whispers ass - those brats
I still have things to learn.

Ass are two twin moons
round rocking.
Goes alone
every elegant, in the miracle
to be two in one, fully.

The ass has fun
on his own. And he loves.
In bed shake.
mountains
rise up, go down.
Waves flying
on an endless beach.

Here he smiles his ass.
And 'happy
in the caress of being and sway.
Balls harmonious chaos.

The ass is the ass,
outsized.

Carlos Drummond de Andrade





EL CULO

El culo, qué gracioso.
Está siempre sonriendo, nunca es trágico.

No le importa lo que hay
al frente del cuerpo. El culo se basta y sobra.
¿Existe algo más? Tal vez los senos.
Aunque –murmura el culo– a esos muchachos
aún les queda mucho que estudiar.

El culo son dos lunas gemelas
en rotundo meneo. Anda por sí
en la cadencia mimosa, en el milagro
de ser dos en uno, plenamente.

El culo se divierte
por cuenta propia. Y ama.
En la cama se agita. Montañas
que se yerguen, se desploman. Olas batiendo
en una playa infinita.

Ahí va sonriendo el culo. Va feliz
en la caricia de ser y balancearse.
Esferas armoniosas sobre el caos.

El culo es el culo,
requeteculo.

Carlos Drummond de Andrade

Traductor: Ricardo Bada





IL CULO

Il culo, che meraviglia.
E’ tutto un sorriso, non é mai tragico.

Non gli importa cosa c’é
sul davanti del corpo. Il culo si basta.
Esiste dell’altro? Chissà, forse i seni.
Mah! – sussurra il culo – quei marmocchi
ne hanno ancora di cose da imparare.

Il culo sono due lune gemelle
in tondo dondolio. Va da solo
con cadenza elegante, nel miracolo
d’essere due in uno, pienamente.

Il culo si diverte
per conto suo. E ama.
A letto si agita. Montagne
s’innalzano, scendono. Onde che battono
su una spiaggia infinita.

Eccolo che sorride il culo. E’ felice
nella carezza di essere e ondeggiare.
Sfere armoniose sul caos.

Il culo é il culo,
fuori misura.

Carlos Drummond de Andrade


Alessia Marcuzzi for GQ, Sardinia, 2000,
by Fabrizio Ferri

14 Ağustos 2016 Pazar

Federico García Lorca / Árboles

ÁRBOLES

¡Árboles!
¿Habéis sido flechas
caídas del azul?
¿Qué terribles guerreros os lanzaron?
¿Han sido las estrellas?

Vuestras músicas vienen del alma de los pájaros,
de los ojos de Dios,
de la pasión perfecta.
¡Arboles!
¿Conocerán vuestras raíces toscas
mi corazón en tierra?

1919

Federico García Lorca - (Libro de Poemas, 1921)





TREES

Trees!
Were you once arrows fallen from the blue?
What terrible warriors cast you down?
The stars?

Your music springs from the soul of birds,
from the eyes of god,
from perfect passion.
Trees!
Will your tough roots know
my heart in the soil?

1919

Federico García Lorca - (Book of Poems, 1921)

Translated by Catherine Brown





TREES

Trees!
Have you been arrows
falling down of the blue?
What terrible warriors threw you?
Were they stars?

Your music comes from the soul of the birds.
From the eyes of the God,
from the perfect passion.
Trees!
Shall your rough roots get to know
my heart on Earth?

1919

Federico García Lorca - (Book of Poems, 1921)





TREES

Trees!
Have you been arrows
fall from the blue?
What terrible warriors threw you?
Have the stars?

Your music comes from the soul of the birds,
from the eyes of God,
from the perfect passion.
Trees!
Did they will know your rough roots
my heart on earth?

1919

Federico García Lorca - (Book of Poems, 1921)





ALBERI

Alberi!
eravate frecce
cadute dall'azzurro?
Che terribili guerrieri vi scagliarono?
Sono state le stelle?

Le vostre musiche vengono dall'anima degli uccelli,
dagli occhi di Dio,
da una perfetta passione.
Alberi!
Le vostre radici rozze si accorgeranno
del mio cuore sotto terra?

1919

Federico García Lorca - (Libro di poesie, 1921)





AĞAÇLAR

Ağaçlar!
Gökyüzünden düşmüş
oklar mısınız?
Hangi ürkünç savaşçılar fırlatmış sizi?
Yıldızlar mı?

Müziğiniz fışkırıyor kuş ruhlarından,
Tanrı'nın gözlerinden,
yetkin azaptan.
Ağaçlar!
Daldıracak mısınız kaba köklerinizi
yüreğime toprakta?

1919

Federico García Lorca - (Şiirler Kitabı, 1921)

Çeviri: Sait Maden


Photo by Sergey Braga

2 Ağustos 2016 Salı

Erdinç Durukan / Uzak

UZAK

Oysa o gün mutluyduk...

Hatırla!
İnişini gemiden
Nasıl sevindim bir bilsen
Sanki yeryüzündeki bütün kuşlar havalandı
Sen yürürken iskelede

Yürüdük sonra
Satın aldık ucundan hayatı
İki satır kahveyle
İlk oturduğumuz yerde

Kalktık
Yine yürüdük
Sen duvarlara dokundun
Sokaklara
Yapraklardaki ışığa

Güneş alçaktan uçuyordu
Gözlerin hiç bitmiyordu
Öyle derin, sonsuz derin
Son oturduğumuz yerde

Kalktık
Akşamı yürüdük
Uğultulu akşamı

Ellerimi uzatsam
Öyle yakın ki ellerin
Öyle uzak ki
Sen giderken

Erdinç Durukan


Photo by Kasia Derwinska

1 Ağustos 2016 Pazartesi

Charles Bukowski / The tragedy of the leaves

THE TRAGEDY OF THE LEAVES

I awakened to dryness and the ferns were dead,
the potted plants yellow as corn;
my woman was gone
and the empty bottles like bled corpses
surrounded me with their uselessness;
the sun was still good, though,
and my landlady’s note cracked in fine and
undemanding yellowness; what was needed now
was a good comedian, ancient style, a jester
with jokes upon absurd pain; pain is absurd
because it exists, nothing more;
I shaved carefully with an old razor
the man who had once been young and
said to have genius; but
that’s the tragedy of the leaves,
the dead ferns, the dead plants;
and I walked into a dark hall
where the landlady stood
execrating and final,
sending me to hell,
waving her fat, sweaty arms
and screaming
screaming for rent
because the world had failed us
both.

Charles Bukowski





LA TRAGEDIA DE LAS HOJAS

Me desperté a la sequedad y estaban muertos los helechos,
las plantas de las macetas amarillas como maíz;
mi mujer se había ido
y las botellas vacías como cadáveres desangrados
me rodeaban con su inutilidad;
el sol aún estaba bueno, sin embargo,
y la nota de mi casera crujió con un amarillo fino
y nada exigente; lo que ahora se necesitaba
era un buen comediante, estilo antiguo, un bufón
con bromas acerca del dolor absurdo; el dolor es absurdo
porque existe, nada más;
me afeité con cuidado con una navaja vieja,
el hombre que una vez fue joven y que, según se decía,
genial; pero
ésa es la tragedia de las hojas,
los helechos muertos, las plantas muertas;
y salí al vestíbulo oscuro
donde la casera se erguía,
execrante y final,
mandándome al infierno,
agitando los brazos gordos, sudorosos
y chillando
chillando por la renta
porque el mundo nos había fallado
a los dos.

Charles Bukowski





LA TRAGEDIE DES FEUILLES

Je me suis réveillé, en pleine sécheresse,
les fougères étaient mortes,
les plantes en pot, jaunes comme du maïs ;
ma femme était partie,
les bouteilles vides comme des cadavres saignés à blanc
me cernaient de leur inutilité ;
le soleil faisait encore du bien, pourtant,
et le mot de ma propriétaire se craquelait en beauté,
d’un jaunissement sans exigence ; ce qu’il me fallait maintenant,
c’était un bon comique à l’ancienne, un bouffon
blaguant la douleur absurde ; la douleur est absurde
parce qu’elle existe, rien de plus ;
j’ai rasé avec précaution avec un vieux rasoir
l’homme qui avait été jeune autrefois et dont on
disait qu’il avait du génie ; mais
c’est ça, la tragédie des feuilles,
les fougères mortes, les plantes mortes ;
et je suis entré dans une salle sombre
où trônait la propriétaire,
exécrante, point final,
m’expédiant en enfer,
en agitant ses bras gras et suants
et réclamant en criant
à grands cris le loyer
parce que le monde nous avait tous les deux
floués.

Charles Bukowski





LA TRAGEDIA DELLE FOGLIE

Mi destai alla siccità e le felci erano morte,
le piante in vaso gialle come grano;
la mia donna era sparita
e i cadaveri dissanguati delle bottiglie vuote
mi cingevano con la loro inutilità;
c'era ancora un bel sole, però,
e il biglietto della padrona ardeva d'un giallo caldo
e senza pretese; ora quello che ci voleva
era un buon attore, all'antica, un burlone capace di scherzare
sull'assurdità del dolore; il dolore è assurdo
perché esiste, solo per questo;
sbarbai accuratamente con un vecchio rasoio
l'uomo che un tempo era stato giovane e,
così dicevano, geniale; ma
questa è la tragedia delle foglie,
le felci morte, le piante morte;
ed entrai in una sala buia
dove stava la padrona di casa
insultante e ultimativa,
mandandomi all'inferno,
mulinando i braccioni sudati
e strillando
strillando che voleva i soldi dell'affitto
perché il mondo ci aveva tradito
tutt'e due.

Charles Bukowski





YAPRAKLARIN TRAJEDİSİ

kuraklığa uyandım ve eğreltiotları ölüydü
saksı çiçekleri mısır gibi sararmış
kadınım gitmişti
ve boş şişeler kanı çekilmiş cesetler gibi
sardı beni işe yaramazlıklarıyla
güneş hala iyiydi ama
ve ev sahibemin notu bükülmüş
hoş ve talepsiz sararmışlığında, şimdi gereken
iyi bir komedyendi, eski tarz bir şakacı
absürd acı üzere şaka yapacak; acı absürddür
çünkü vardır, hepsi bu
dikkatle tıraş ettim eski bir jiletle
bir zamanlar genç olan ve
dehası olduğu söylenen adamı; ancak
yaprakların trajedisi bu işte
ölü otlar, ölü bitkiler
ve karanlık bir hole yürüdüm
ev sahibemin dikildiği
tüm nefretiyle dediğim dedik
sallayıp şişman, terli kollarını
canın cehenneme diye yırtınıp
yırtınıp kira kira diye
çünkü yamuk yapmıştı dünya
ikimize de

Charles Bukowski


Charles Bukowski