29 Şubat 2016 Pazartesi

Tayeb Salih / Season of Migration to the North

"I entered the water as naked as when my mother bore me. When I first touched the cold water I felt a shudder go through me, then the shudder was transformed into a sensation of wakefulness. The river was not in full spate as during the days of the flooding nor yet was it at its lowest level. I had put out the candles and locked the door of the room and that of the courtyard without doing anything. Another fire would not have done any good. I left him talking and went out. I did not let him complete the story. I thought of going and standing by her grave. I thought of throwing away the key where nobody could find it. Then I decided against it. Meaningless acts. Yet I had to do something. My feet led me to the river bank as the first glimmerings of dawn made their appearance in the east. I would dispel my rage by swimming. The objects on the two shores were half visible, appearing and disappearing, veering between light and darkness. The river was reverberating with its old familiar voice, moving yet having the appearance of being still. There was no sound except for the reverberation of the river and the puttering of the water-pump not far away. I began swimming towards the northern shore. I went on swimming and swimming till the movements of my body settled down into restful harmony with the forces of the river. I was no longer thinking as I moved forward through the water. The impact of my arms as they struck the water, the movement of my legs, the sound of my heavy breathing, the reverberation of the river and the noise of the pump puttering on the shore — these were the only noises. I continued swimming and swimming, resolved to make the northern shore. That was the goal. In front of me the shore rose and fell, the noises being totally cut off and then blaring forth. Little by little I came to hear nothing but the reverberation of the river. Then it was as if I were in a vast echoing hall. The shore rose and fell. The reverberation of the river faded and overflowed. In front of me I saw things in a semicircle. Then I veered between seeing and blindness. I was conscious and not conscious. Was I asleep or awake? Was I alive or dead? Even so, I was still holding a thin, frail thread: the feeling that the goal was in front of me, not below me, and that I must move forwards and not downwards. But the thread was so frail it almost snapped and I reached a point where I felt that the forces lying in the river-bed were pulling me down to them. A numbness ran through my legs and arms. The hall expanded and the answering echoes quickened. Now — and suddenly; with a force that came to me from I know not where — I raised my body in the water. I heard the reverberation of the river and the puttering of the water pump. Turning to left and right, I found I was half-way between north and south. I was unable to continue, unable to return. I turned over on to my back and stayed there motionless, with difficulty moving my arms and legs as much as was needed to keep me afloat. I was conscious of the river’s destructive forces pulling me downwards and of the current pushing me to the southern shore in a curving angle. I would not be able to keep thus poised for long; sooner or later the river’s forces would pull me down into its depths. In a state between life and death I saw formations of sand grouse heading northwards. Were we in winter or summer? Was it a casual flight or a migration? I felt myself submitting to the destructive forces of the river, felt my legs dragging the rest of my body downwards. In an instant — I know not how long or short it was — the reverberation of the river turned into a piercingly loud roar and at the very same instant there was a vivid brightness like a flash of lightning. Then, for an indeterminate period, quiet and darkness reigned, after which I became aware of the sky moving away and drawing close, the shore rising and falling. Suddenly I experienced a violent desire for a cigarette. It wasn’t merely a desire; it was a hunger, a thirst. And this was the instant of waking from the nightmare. The sky settled into place, as did the bank, and I heard the puttering of the pump and was aware of the coldness of the water on my body. Then my mind cleared and my relationship to the river was determined. Though floating on the water, I was not part of it. I thought that if I died at that moment, I would have died as I was born — without any volition of mine. All my life I had not chosen, had not decided. Now I am making a decision. I choose life. I shall live because there are a few people I want to stay with for the longest possible time and because I have duties to discharge. It is not my concern whether or not life has meaning. If I am unable to forgive, then I shall try to forget. I shall live by force and cunning. I moved my feet and arms, violently and with difficulty until the upper part of my body was above water. Like a comic actor shouting on a stage, I screamed with all my remaining strength, ‘Help! Help!’"

Tayeb Salih - (Season of Migration to the North)





"Suya annemin beni doğurduğu zamanki kadar çıplak girdim. Soğuk suya ilk dokunduğumda bir ürperme hissettim. Sonra ürperme yerini uyanıklığa bıraktı. Nehir seviyesi ne sel zamanlarındaki kadar yüksek ne de suyun en az olduğu zamanlardaki kadar alçaktı. Mumları söndürdüm, odanın kapısını kilitledim ve hiçbir şey yapmadan bahçe kapısından çıktım. Bir başka yangın hiç iyi olmazdı. Onu konuşurken bıraktım ve dışarı çıktım. Hikayesini bitirmesine izin vermedim. Mezarına gidip orada durmayı düşündüm. Anahtarı hiç kimsenin bulamayacağı bir yere atmayı düşündüm. Sonra aksine karar verdim. Anlamsız hareketler. Yine de bir şeyler yapmalıyım.

Şafağın ilk ışıkları parıldarken ayaklarım beni nehir kıyısına götürdü. Yüzerek öfkemi dağıtacaktım. İki kıyıdaki nesneler de yarı görülebilir durumdaydı. Bir görünüyor, bir kayboluyorlar, ışık ve karanlık arasında yön değiştiriyorlardı. Nehir eski ve tanıdık sesiyle yankılanıyordu, hareket ediyor ama yine de sabit görüntüsünü koruyordu. Nehrin yankısından ve fazla uzakta olmayan su pompasının amaçsız hareketinden çıkan sesten başka ses yoktu. Kuzey kıyısına doğru yüzmeye başladım. Bedenimin hareketleri yavaşlayıp nehrin gücüyle huzurlu bir ahenge kavuşana kadar yüzdüm, yüzdüm. Suda hareket ettiğimi düşünmüyordum artık. Kollarımın suya çarpışı, bacaklarımın hareketi, güçlükle nefes alışımın sesi, nehrin yankısı ve kıyıdaki su pompasının sesi.. Yalnızca bu sesler vardı. Yüzdüm, yüzdüm, kuzey kıyısına varmaya kararlıydım. Amacım buydu. Önümde kıyı alçalıp yükseliyordu. Sesler tümden kesiliyor ve birden yükseliyordu. Yavaş yavaş nehrin yankısından başka hiçbir şey duyamaz oldum. Sonrası sanki çok geniş yankı yapan bir salondaymışım gibiydi. Kıyı alçalıp yükseldi. Nehrin yankısı söndü ve patladı. Önümde bir yarım dairenin içinde şeyler gördüm. Sonra görme ve körlük arasında gidip geldim. Bilincim bir açık, bir kapalıydı. Uyuyor muydum, uyanık mıydım? Yaşıyor muydum, ölü müydüm? Yine de ince, kırılgan bir bağ vardı: hedefin önümde olduğu duygusu, altında değil; bu yüzden ileri doğru gitmeliydim, dibe değil. Ama bu bağ öylesine narindi ki, kopmak üzereydi ve nehir yatağında yatan güçlerin beni aşağı çektiğini hissettiğim bir noktaya geldim. Kollarımda ve bacaklarımda bir uyuşma hissettim. Ses genişledi, yankılar hızlandı. Şimdi, birden, nereden geldiğini bilmediğim bir güçle, bedenimi suyun üstüne çıkardım. Nehrin yankısını ve su pompasının sesini duydum. Sağıma soluma baktım, kuzey ve güney arasında yolu yarılamıştım. Devam edemiyordum, geri dönemiyordum. Sırtüstü döndüm ve hareketsiz kaldım. Kollarımı ve bacaklarımı beni suyun üzerinde tutmaya yetecek kadar bile hareket ettirmekte güçlük çekiyordum. Nehrin yıkıcı güçlerinin beni aşağı çektiğinin ve akıntının beni eğik bir açıyla güney kıyısına sürüklediğinin bilincindeydim. Bu dengeyi uzun süre koruyamayacaktım. Er ya da geç nehrin güçleri beni derinliklere doğru çekeceklerdi.

Ölüm ve yaşam arası bir durumda kuzeye doğru giden kum kekliklerinin toplanmasını gördüm. Yazda mıyız kışta mı? Öylesine mi uçuyorlar yoksa göçüyorlar mı? Kendimi nehrin yıkıcı güçlerine sunduğumu hissettim. Bacaklarımın, bedenimin geri kalanını dibe çektiğini hissettim. Bir an, ne kadar kısa ya da uzun olduğunu bilmiyorum, nehrin yankısı korkunç yüksek bir uğultuya dönüştü ve tam olarak aynı anda şimşek çakması gibi parlak bir aydınlık kapladı etrafı. Sonra, belirsiz bir süre boyunca sessizlik ve karanlık hüküm sürdü. Ardından gökyüzünün hareket ettiğinin ve yaklaştığının farkına vardım, kıyı yükseliyor ve alçalıyordu. Birden korkunç bir sigara içme arzusu duydum. Yalnızca bir arzu da değildi, açlıktı, susuzluktu. Ve o anda kabustan uyandım.

Gökyüzü yerine oturdu, kıyı da öyle. Ve pompanın sesini duydum. Bedenimdeki suyun soğukluğunun farkına vardım. Sonra zihnim berraklaştı, nehirle olan ilişkim yerli yerine oturdu. Suyun üzerinde duruyorsam da onun parçası değildim. Şu an  ölürsem tıpkı doğduğum gibi ölmüş olacağım, bunda iradi bir tasarrufum olmayacak diye düşündüm.

Bütün yaşamım boyunca seçim yapmadım, karar vermedim. Şimdi bir karar veriyorum. Hayatı seçiyorum. Yaşamalıyım; çünkü mümkün olan en uzun süre birlikte kalmak istediğim birkaç kişi ve yerine getirmem gereken sorumluluklarım var. Hayatın bir anlamı olup olmaması beni ilgilendirmiyor. Eğer affedemiyorsam unutmayı denemeliyim. Güçle ve marifetle yaşamalıyım. Ellerimi ve ayaklarımı hareket ettirdim, sertçe ve güçlükle. Ta ki bedenimin üst kısmı suyun üstüne çıkana kadar. Sahnedeki bir komedi oyuncusu gibi, geriye kalan tüm gücümle bağırdım: ‘İmdaaat! İmdaaaat!’”

Tayeb Salah - (Kuzeye Göç Mevsimi)


Life on a ‘Death River’ in Bangladesh: Photographer Ugo Borga
documents the human and environmental catastrophe unfolding.

26 Şubat 2016 Cuma

Octavio Paz / El laberinto de la soledad

"EN NUESTRO mundo el amor es una experiencia casi inaccesible. Todo se opone a él: moral, clases, leyes, razas y los mismos enamorados. La mujer siempre ha sido para el hombre "lo otro", su contrario y complemento. Si una parte de nuestro ser anhela fundirse a ella, otra, no menos imperiosamente, la aparta y excluye. La mujer es un objeto, alternativamente precioso o nocivo, mas siempre diferente. Al convertirla en objeto, en ser aparte y al someterla a todas las deformaciones que su interés, su vanidad, su angustia y su mismo amor le dictan, el hombre la convierte en instrumento. Medio para obtener el conocimiento y el placer, vía para alcanzar la supervivencia, la mujer es ídolo, diosa, madre, hechicera o musa, según muestra Simone de Beauvoir, pero jamás puede ser ella misma. De ahí que nuestras relaciones eróticas estén viciadas en su origen, manchadas en su raíz. Entre la mujer y nosotros se interpone un fantasma: el de su imagen, el de la imagen que nosotros nos hacemos de ella y con la que ella se reviste. Ni siquiera podemos tocarla como carne que se ignora a sí misma, pues entre nosotros y ella se desliza esa visión dócil y servil de un cuerpo que se entrega. Y a la mujer le ocurre lo mismo: no se siente ni se concibe sino como objeto, como "otro".

Nunca es dueña de sí. Su ser se escinde entre lo que es realmente y la imagen que ella se hace de sí. Una imagen que le ha sido dictada por familia, clase, escuela, amigas, religión y amante. Su feminidad jamás se expresa, porque se manifiesta a través de formas inventadas por el hombre. El amor no es un acto natural. Es algo humano y, por definición, lo más humano, es decir, una crea-ción, algo que nosotros hemos hecho y que no se da en la naturaleza. Algo que hemos hecho, que hacemos todos los días y que todos los días deshacemos.

No son éstos los únicos obstáculos que se interponen entre el amor y nosotros. El amor es elección. Libre elección, acaso, de nuestra fatalidad, súbito descubrimiento de la parte más secreta y fatal de nuestro ser. Pero la elección amorosa es imposible en nuestra sociedad. Ya Bretón decía en uno de sus libros más hermosos —El loco amor— que dos prohibiciones impedían, desde su naci-miento, la elección amorosa: la interdicción social y la idea cristiana del pecado. Para realizarse, el amor necesita quebrantar la ley del mundo. En nuestro tiempo el amor es escándalo y desorden, transgresión: el de dos astros que rompen la fatalidad de sus órbitas y se encuentran en la mitad del espacio. La concepción romántica del amor, que implica ruptura y catástrofe, es la única que conocemos porque todo en la sociedad impide que el amor sea libre elección.

La mujer vive presa en la imagen que la sociedad masculina le impone; por lo tanto, sólo puede elegir rompiendo consigo misma. "El amor la ha transformado, la ha hecho otra persona", suelen decir de las enamoradas. Y es verdad: el amor hace otra a la mujer, pues si se atreve a amar, a elegir, si se atreve a ser ella misma, debe romper esa imagen con que el mundo encarcela su ser. El hombre tampoco puede elegir. El círculo de sus posibilidades es muy reducido. Niño, descubre la feminidad en la madre o en las hermanas. Y desde entonces el amor se identifica con lo prohibido. Nuestro erotismo está condicionado por el horror y la atracción del incesto. Por otra parte, la vida moderna estimula innecesariamente nuestra sensualidad, al mismo tiempo que la inhibe con toda clase de interdicciones —de clase, de moral y hasta de higiene—. La culpa es la espuela y el freno del deseo. Todo limita nuestra elección. Estamos constreñidos a someter nuestras aficiones profundas a la imagen femenina que nuestro círculo social nos impone. Es difícil amar a personas de otra raza, de otra lengua o de otra clase, a pesar de que no sea imposible que el rubio prefiera a las negras y éstas a los chinos, ni que el señor se enamore de su criada o a la inversa. Semejantes posibilidades nos hacen enrojecer. Incapaces de elegir, seleccionamos a nuestra esposa entre las mujeres que nos "convienen". Jamás confesaremos que nos hemos unido —a veces para siempre— con una mujer que acaso no amamos y que, aunque nos ame, es incapaz de salir de sí misma y mostrarse tal cual es. La frase de Swan: "Y pensar que he perdido los mejores años de mi vida con una mujer que no era mi tipo", la pueden repetir, a la hora de su muerte, la mayor parte de los hombres modernos. Y las mujeres."

Octavio Paz - (El laberinto de la soledad)





"In our world, love is an almost inaccessible experience. Everything is against it: morals, classes, laws, races and the very lovers themselves. Woman has always been for man the "other," his opposite and compliment. If one part of our being longs to unite itself with her, another part - equally imperious - rejects and excludes her. Woman is an object, sometimes precious, sometimes harmful, but always different. By converting her into an object and by subjecting her to the deformations which his interests, his vanity, his anguish and his very love dictate, man changes her into an instrument, a means of obtaining understanding and pleasure, a way of achieving survival. Woman is an idol, a goddess, a mother, a witch or a muse, as Simone de Beauvior has said, but she can never be her own self. Thus our exotic relationships are vitiated at the outset, are poisoned at the root. A phantasm comes between us, and this phantasm is her image, the image we have made of her and in which she clothes herself. When we reach out to touch her, we cannot even touch unthinking flesh, because this docile, servile vision of a surrendering body always intrudes. And the same thing happens to her: she can only conceive herself as an object, as something "other". She is never her own mistress. Her being is divided between what she really is and what she imagines she is, and this image has been dictated to her by her family, class, school, friends, religion and lover. She never expresses her femininity because it always manifests itself in forms men have invented for her. Love is not a "natural" thing. It is something human, the most human trait of all. Something that we have made ourselves and that is not found in nature. Something that we create - and destroy - every day.

These are not the only obstacles standing between love and ourselves. Love is a choice...perhaps a free choosing of our destiny, a sudden discovery of the most secret and fateful part of our being. But the choosing of love is impossible in our society. In one of his finest books - Mad Love - Breton has said that two prohibitions restrict it from the very outset: social disapproval and the Christian idea of sin. To realize itself, love must violate the laws of our world. It is scandalous and disorderly, a transgression committed by two stars that break out of their predestined orbits and rush together in the midst of space. The romantic conception of love, which implies a breaking away and a catastrophe, is the only one we know today because everything in our society prevents love from being a free choice.

Women are imprisoned in the image of masculine society has imposed on them; therefore, if they attempt a free choice it must be a kind of jail break. Lovers say that "love has transformed her, it has made her a different person." And they are right. Love changes a woman completely. If she dares to love, if she dares to be herself, she has to destroy the image in which the world has imprisoned her.

A man is also prevented from choosing. His range of possibilities is very limited. He discovers femininity as a child, in his mother or sisters, and from then on he identifies love with taboos. Our eroticism is conditioned by the horror and attraction of incest. Also, modern life stimulates our desires excessively, while it also frustrates them with all sorts of prohibitions: social, moral, even hygienic. Guilt is both the spur and rein of desire. Everything restricts our choice. We have to adjust our profoundest affections to the image of what our social group approves of in a woman. It is difficult to love persons of other races, cultures or classes, even though it is perfectly possible for a light-skinned man to love a dark-skinned woman, for her to love a Chinese, for a "gentleman" to love his maid. And vice versa. But these possibilities make us blush, and since we are prevented from choosing freely, we select a wife from among the women who are "suitable." We never confess that we have married a woman who we do not love, a woman who may love us, perhaps, but who is incapable of being her true self. Swann says: "And to think that I have wasted the best years of my life with a woman who was not my type." The majority of modern men could repeat that sentence on their deathbeds. And with the change of one word, so could the majority of modern women."

Octavio Paz - (The Labyrinth of Solitude)





"Çağdaş dünyamızda aşk, ulaşılması hemen hemen olanak dışı gözüken yaşantılardan biridir. Yaygın ahlak değerleri, toplumsal sınıflar, yasalar, ırklar hatta âşıkların kendileri bile sanki ona karşı çıkarlar. Kadın, karşıtı ve bütünleyici olan “öteki” varlık için, yani erkek için yaratılmıştır. Varlığımızın bir parçası onunla birleşmek istese de ötekisi kadını iter, ondan kaçar. Kadın, bazen değerli bazen korkulan, ama bize her zaman başka gözüken bir nesnedir. Kadını, kendi çıkarlarının, güçsüzlüğünün, kaygı ve sevgisinin istediği yönde çarpıtan erkek, giderek kadını bir araç durumuna getirir: Anlayışlı, sevecen, doyurucu ve yaşatıcı, ama ne de olsa bir araç. Simone de Beauvoir’ın dediği gibi, “Kadın, bir sevgili, tanrıça, ana, cadı ya da derin bir düşünce olabilir ama hiç bir zaman kendisi olamaz.” Aşk ilişkilerimiz de, bu yüzden, daha en baştan çarpıtılmış, kökten yukarı doğru yozlaştırılmış olur. Kadınla aramızda yanıltıcı bir hayal vardır. Toplumca yaratıp kadına zorla benimsettiğimiz bu hayal, kadın imgesidir. Kadın da o imgeyi benimser, ona sarınıp bürünür, onunla var olur. Dokunmak için her uzandığımızda, o, yumuşak ama köle varlıkla karşılaşırız. Kadın da sanki aynı duygu içindedir. Kendini -bir varlık olarak değil de- başka bir varlığın uzantısı (nesnesi) yani “öteki” gibi algılar: Kendi kendisinin efendisi olamaz. Onun varlığı, gerçekte olduğu ile olmayı düşlediği varlık arasında ikiye bölünmüştür. Ailesi, toplumsal sınıfı, okulu, dostları, dini ve sevgilisi el ele verip kadına o imgesel kişiliğini benimsetmeye çalışırlar. O da gerçek dişiliğini hiçbir zaman ortaya koyamaz. Çünkü erkeklerin onun için uygun gördüğü davranış kalıplarının dışına çıkamaz. Aşk, “doğal” değil, insan yapısı bir şey ve onların en yücesidir. Doğa’da olmadığı halde bizim bulduğumuz, hemen her gün yeniden yaratıp sonra da yok ettiğimiz bir şey!

Aşkla aramızdaki engeller yalnızca bunlar ya da bu kadar değil, Aşk bir seçimdir… belki de yazgımızın [yaşamdaki yörüngemizin] özgürce seçilmesi, varlığımızın en gizli, ama en bize bağlı parçasının birden bulunuvermesi gibi. Ama toplumumuzda aşkı seçmek [özgürlüğü] olanak dışıdır. "Kara Sevda" adlı kitabında Breton, aşkın iki önemli yasakla kısıtlandığını söyler: Toplum direnci ve Hıristiyanlıktan kaynaklanan bir günah anlayışı! Bu yüzden aşk -var olmak istiyorsa- dünyamızdaki yasakları çiğnemek zorundadır. Evrenin düzenine açıkça başkaldırıp, yazgısal yörüngelerinden kaçan ve herkesin bakışları altında yeni bir uzay yolculuğuna çıkan iki yıldızın yarattığı onarılmaz skandal gibi. Bir başkaldırma ve yıkım anlamına gelen romantik aşk, bildiğimiz tek aşk türüdür; çünkü toplum güçleri, aşkın özgürce bir seçimine gerçekleşmesine -yani başka bir türlüsüne- izin vermez.

Kadın, erkek toplumunun kadınlar için yarattığı imge kafesinde tutukludur. Bu nedenle kadının özgür olabilmesi için o tutukevinden kaçıp kurtulması gerekir. Çoğu âşıklar: “Aşk, sevdiğim kadını değiştirdi, onu değişik bir varlık yaptı” derler ki, doğrudur. Aşk, kadını değiştirir, hem de nasıl! Eğer sevebilecek kadar yürekliyse kadın, dünyanın kadınları tutuklamak için yaptığı kafesi kırar, geçer.

Erkek de seçim özgürlüğünden yoksundur. Onun seçenekleri son derece sınırlıdır. Erkek, dişiliğin ne anlama geldiğini önce anasında ve kız kardeşlerinde görür; sonra aşkı, toplumsal yasaklarla özdeşlemeye başlar. Aşk duygumuz, ensest (fücur) çekimiyle ensest korkusu arasında bocalar durur. Ayrıca çağdaş yaşam koşulları isteklerimizi bir yandan kamçılarken öte yandan toplumsal, ahlaki, tıbbî yasaklarla aynı istekleri susturup sindirmeye çalışır. Suçluluk duygusu, isteğin hem kırbacı hem de frenidir. Her şey aşkta özgürce seçimler yapmamıza karşı koyar. En derin [aşk] duygularımızı, toplum çevremizin uygun bulduğu kadın imgesine uydurmaya çalışırız. Başka ırktan, kültürden ve toplumsal sınıflardan kişileri sevmek zordur, suçtur. Gerçi, açık derili bir erkeğin koyu tenli bir kadını, esmer kadının bir sarı Çinliyi, bir “beyefendinin” hizmetçisini sevmesi olanaklıdır. Ama yalnızca bu olanaklardan söz edilmesi bile yüzümüzü kızartmaya yeter. Özgürce seçemediğimiz için, çevremizce bize “uygun” görülen kadınlardan birini seçeriz. Sevmediğimiz bir kadınla evlendiğimizi de asla açığa vuramayız; o öyle bir kadındır ki, belki bizi sevebilir ama kendisi olamaz. Bu konuda Swann şöyle diyor: “Ne acı bir gerçek ki yaşamımın en güzel yıllarını tipim olmayan bir kadınla birlikte geçirdim.” Erkeklerin büyük çoğunluğu bu cümleyi son soluklarında açıklayabilirlerdi. Çağımızın kadınları da aynı şeyi rahatça söyleyebilir – tek bir sözcük değişikliğiyle!"

Octavio Paz - (Yalnızlık Dolambacı)


Male and Female, 1963, by Duane Michals (1943-)


6 Şubat 2016 Cumartesi

Julio Cortázar / Rayuela

Toco tu boca, con un dedo toco el borde de tu boca, voy dibujándola como si saliera de mi mano, como si por primera vez tu boca se entreabriera, y me basta cerrar los ojos para deshacerlo todo y recomenzar, hago nacer cada vez la boca que deseo, la boca que mi mano elige y te dibuja en la cara, una boca elegida entre todas, con soberana libertad elegida por mí para dibujarla con mi mano por tu cara, y que por un azar que no busco comprender coincide exactamente con tu boca que sonríe por debajo de la que mi mano te dibuja.

Me miras, de cerca me miras, cada vez más de cerca y entonces jugamos al cíclope, nos miramos cada vez más de cerca y nuestros ojos se agrandan, se acercan entre sí, se superponen y los cíclopes se miran, respirando confundidos, las bocas se encuentran y luchan tibiamente, mordiéndose con los labios, apoyando apenas la lengua en los dientes, jugando en sus recintos donde un aire pesado va y viene con un perfume viejo y un silencio. Entonces mis manos buscan hundirse en tu pelo, acariciar lentamente la profundidad de tu pelo mientras nos besamos como si tuviéramos la boca llena de flores o de peces, de movimientos vivos, de fragancia oscura. Y si nos mordemos el dolor es dulce, y si nos ahogamos en un breve y terrible absorber simultáneo del aliento, esa instantánea muerte es bella. Y hay una sola saliva y un solo sabor a fruta madura, y yo te siento temblar contra mí como una luna en el agua.

Julio Cortázar - (Rayuela / Capítulo 7)





I touch your mouth, I touch the edge of your mouth with my finger, I am drawing it as if it were something my hand was sketching, as if for the first time your mouth opened a little, and all I have to do is close my eyes to erase it and start all over again, every time I can make the mouth I want appear, the mouth which my hand chooses and sketches on your face, and which by some chance that I do not seek to understand coincides exactly with your mouth which smiles beneath the one my hand is sketching on you.

You look at me, from close up you look at me, closer and closer and then we play cyclops, we look closer and closer at one another and our eyes get larger, they come closer, they merge into one and the two cyplopses look at each other, blending as they breathe, our mouths touch and struggle in gentle warmth, biting each other with their lips, barely holding their tongues on their teeth, playing in corners where a heavy air comes and goes with an old perfume and a silence. Then my hands go to sink into your hair, to cherish slowly the depth of your hair while we kiss as if our mouths were filled with flowers or with fish, with lively movements and dark fragrance. And if we bite each other the pain is sweet, and if we smother each other in a brief and terrible sucking in together of our breaths, that momentary death is beautiful. And there is but one saliva and one flavor of ripe fruit, and I feel you tremble against me like a moon on the water.

Julio Cortázar - (Hopscotch / Chapter 7)





Tocco la tua bocca, con un dito tocco l’orlo della tua bocca, la sto disegnando come se uscisse dalle mie mani, come se per la prima volta la tua bocca si schiudesse, e mi basta chiudere gli occhi per disfare tutto e ricominciare, ogni volta faccio nascere la bocca che desidero, la bocca che la mia mano sceglie e ti disegna in volto, una bocca scelta fra tutte, con sovrana libertà scelta da me per disegnarla con la mia mano sul tuo volto, e che per un caso che non cerco di capire coincide esattamente con la tua bocca che sorride sotto quella che la mia mano ti disegna.

Mi guardi, mi guardi da vicino, ogni volta più vicino e allora giochiamo al ciclope, ci guardiamo ogni volta più da vicino e gli occhi ingrandiscono, si avvicinano fra loro, si sovrappongono e i ciclopi si guardano, respirando confusi, le bocche si incontrano e lottano tepidamente, mordendosi con le labbra, appoggiando appena la lingua sui denti, giocando entro i loro recinti dove un’aria pesante va e viene con un profumo vecchio e un silenzio. Allora le mie mani cercano di affondare nei tuoi capelli, carezzare lentamente la profondità dei tuoi capelli mentre ci baciamo come se avessimo la bocca piena di fiori o di pesci, di movimenti vivi, di fragranza oscura. E se ci mordiamo il dolore è dolce, se ci soffochiamo in un breve e terribile assorbire simultaneo del respiro, questa istantanea morte è bella. E c’è una sola saliva e un solo sapore di frutta matura, e io ti sento tremare stretta a me come una luna nell’acqua.

Julio Cortàzar - (Il gioco del mondo / Capitolo 7)





Ağzına dokunuyorum, parmağımla ağzının kenarına dokunuyorum ve onu sanki benim elimden çıkmışçasına çiziyorum, sanki ağzın ilk defa öyle yarı açık oluyormuş gibi, sonra her şeyi silip yeniden başlamak için gözlerimi kapatmam yetiyor, her seferinde dilediğim ağzı baştan yaratıyorum, elimin seçip senin yüzüne çizdiği ağzı, sayısız ihtimal arasından seçilmiş bir ağız bu ama benim senin yüzüne çizmek için sonsuz bir özgürlükle seçtiğim bu ağız, anlamak istemediğim bir tesadüfle seni çizen elimin altından bana gülümseyen ağzınla bire bir örtüşüyor.

Bana bakıyorsun, yakından bakıyorsun bana, her seferinde daha yakından, işte o zaman tepegözcülük oynamaya başlıyoruz, birbirimize her seferinde daha yakından bakıyoruz, gözlerimiz gittikçe büyüyor, birbirlerine yaklaşıyor, üst üste geliyorlar ve tepegözler bakışıyor, sonra ağızlarımız birbirine karışan nefeslerin ortasında karşılaşıyor ve dudaklardan ısırarak, dili dişlere neredeyse dokundurmadan, boşluklarından parfümü geçmiş ağır bir havanın ve bir sessizliğin gidip geldiği kovuklarında oynaşarak ılık ılık çekişiyorlar. O zaman bir yandan ellerim saçlarının diplerine inmeye, yavaşça saçlarının derinliklerini okşamaya başlarken biz ağızlarımız çiçeklerle, balıklarla, canlı devinimlerle, bakir kokularla doluymuşçasına öpüşüyoruz. Ve eğer birbirimizi ısırırsak acısı tatlı oluyor, eğer birbirimizin soluğunu o kendiliğinden gelişen kısa ve dehşetli içe çekişlerde boğarsak, o anlık ölüm bize güzel geliyor. Artık tek bir tükürüğümüz, olgun meyve tadında tek bir lezzetimiz var ve ben senin karşımda sudaki ay gibi titrediğini hissediyorum.

Julio Cortázar - (Seksek / Bölüm 7)

Çeviri: Bülent Kale


Monica Bellucci, Paris, 1999, by Peter Lindbergh